Nihan Bora

Cinayet Bizi Çözmeden – Münevver Karabulut Cinayeti

Adının anlamı hem aydın hem de ’aydınlatılmış’. Ama hikâyesi halen karanlıkta. Başka bir gözle çözülemeyen Münevver Karabulut cinayeti.

Haber: Bahar Kader – Yenal Bilgici – Nihan Bora

3 Mart Salı akşamı saat 19.30 sıralarında polis telsizlerine gelen ihbar üzerine harekete geçen asayiş ekibini kötü bir manzara bekliyordu. İstanbul’un Etiler semtinde çöp konteynırına atılan gitar kılıfının içindeki kesik baş ve bir bavuldaki beden 17 yaşındaki lise öğrencisi Münevver Karabulut’a aitti. Polis, arkadaşlarından Münevver’in okuldan sonra erkek arkadaşı Cem Garipoğlu ile buluşacağını öğrendi. Münevver’in evine giden ekipler, ailesine bir kafede tartışma çıktığını ve kızlarının da sevgilisiyle birlikte görgü tanığı olarak arandığını söyledi. Onları bulmayı kolaylaştırmak için de bilgisayardan Cem Garipoğlu’nun fotoğraflarına bakmak istediler.

Fotoğrafı görür görmez daha önce Facebook’tan kimliğini tespit ettikleri Cem Garipoğlu’nu doğruladılar ve Münevver’in ailesine Cem’in nerede oturduğunu sordular. Cem’in evini bilen Münevver’in kardeşi Enver Karabulut, polisi Bahçeşehir’deki adrese götürebileceğini söyledi. Karabulut ailesinin ilk avukatı Faruk Zorba verdiği bir röportajda -Enver’in kendisine anlattığına göre-, jandarma ve polis araçlarının eve giderken bir arabaya yol verdiklerini, o arabanın içinde de bereli bir genç ve bir adamın olduğunu söyledi. Eve varıldığında, polis memurunun ilk izlenimi evdeki tuhaf koku ve kan izleriydi. Garipoğlu ailesinin ifadesi alındı ve baba Nida Garipoğlu’nun giysilerinde Münevver’in kanı tespit edildi. Olaydan dört gün sonra tutuklanıp serbest bırakılan Nida Garipoğlu sonra yine tutuklandı.

O günden bu yana Cem’in Rusya’da olduğuna dair söylentiler var. Mayıs ayında savcılığa ulaşan, Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in de doğruladığı ihbar mektubunda bir tır şoförü şöyle diyordu: “Olay gecesi Cem beni aradı, onu Bahçeşehir’den alıp bir tıra bindirdim. Cinayeti sonradan öğrendim, dönünce haberleri okuyup vicdan azabı çekmeye başladım.” Adli Tıp’ta 52 günde tamamlanan otopsi raporunda Münevver’in cesedinde başka kişilere ait olduğu belirlenen doku ve tükürük örneklerinin bulunması üzerine katil zanlısı Cem’in altı arkadaşına yurt dışı yasağı getirildi. Otopside Münevver’in iç çamaşırında sperm örneklerine rastlandı.

Ancak yapılan detaylı incelemede bunun, Adli Tıp Kurumu’nun inanılmaz bir ihmali olduğu ortaya çıktı. Bir başka cesedin otopsisi sırasında her nasılsa masada kalan sperm, oradan da Münevver’in cesedine bulaşmıştı. Rus polisi, Haziran ayında (olaydan üç ay sonra) Uluslararası Polis Teşkilâtı Interpol aracılığıyla, yakalandığında Türkiye’ye iade edilmek üzere Cem’i aramaya başladı. Interpol zanlıyı tüm dünyada arıyor. Son olarak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “İki ay geçti hâlâ bir yol alınamadı” diyerek polis teşkilâtına sitemde bulundu. Ne var ki, sözcük anlamı “aydınlatılmış” olan Münevver’in hikâyesi tam 160 gündür aydınlatılamadı.

Polisiye romanlar üzerine bir radyo programı da hazırlayan yazar ve çevirmen Sevin Okyay ile polisiye yazarları Esmahan Aykol ve Barış Müstecaplıoğlu ile cinayetin bu noktadan sonrasını tartışmak üzere buluştuk.

Newsweek Türkiye: Ortada çetrefil bir hikâye var. Aylardır aydınlatılamayan bir cinayet vakası, bir türlü yakalanamayan bir zanlı… Aslında şiddete uzak bir coğrafya olmamasına rağmen Türkiye’de önceden planlanmış cinayetler fazla görülmüyor. Ama bu defa sanki her şey önceden yapılmış bir plan dahilinde işliyor.
Barış Müstecaplıoğlu: Bu davayı toplumsal yansımaları sebebiyle uzun zamandır takip ediyorum. Neden bu cinayet bu kadar çok insanı çekiyor, neden belli bir grup insan bunun peşinden koştu, bunun sorgulanması cinayet kadar önemli.

Sevin Okyay: En başından beri elde olan, izinden gidilecek bir şey görünmüyordu. Bu oğlan bu kızı öldürdü ve kaçtı diye düşündüm. Sonra satanist ayin gibi iddialar çıktı. O noktada bu tür şeylerin çoğu palavra çıktığı için çok fazla itibar etmeme yanlısıyım. O kadar kolay ki insanlara damga vurmak. Siyah giymek yetiyor. Çocuğun ailesinin payının olup olmadığına gelince, oğullarının nerede olduğunu kesinlikle bildiklerini düşünüyorum. Ama beni televizyon yayınları yönlendirmiş olabilir.

– Bu cinayeti bir polisiye kitap olarak okursak nasıl olurdu?
Okyay: İki İngiliz bu sır perdesini aralardı. İlki Ruth Rendell.
Aykol: Evet, Rendell kesinlikle bu cinayeti çözerdi. Patricia Highsmith’te iyi olabilirdi bu cinayeti çözmede.
Okyay: Highsmith’in kalemi zaten. Ama onun bu cinayeti soruşturacak belli bir karakteri yok.
Aykol: Yetenekli Bay Ripley de Cem Garipoğlu olabilirdi.
Okyay: Ripley ne istediğini çok iyi bilen biri. O yüzden bu cinayettekine benzer anlamsız işler yapmazdı. Ama bakın, Lawrence Block’un Matthew Scutter isimli polis eskisi dedektif karakteri bu cinayeti çözerdi. Cinayeti çözebilecek isimlerden biri Mike Hammer olabilirdi pekâlâ. Bu cinayet çok sansasyonel bir hale geldi. O yüzden sakince bu cinayeti çözebilecek bir dedektif olmalı.
Müstecaplıoğlu: Bütün bu mevzunun bir Garipoğlu cephesi var. Tüm toplumun parmakla işaret ettiği ve karşısına aldığı bir aile. Belki ortada başka bir katil var ve Cem Garipoğlu da öldürüldü. Bilmiyoruz.

– Türkiye’de bu kadar uzun süre manşetlerde kalan başka bir cinayet yok. Sizce zanlının ailesinin zenginliği mi insanların ilgisini çeken?
Müstecaplıoğlu: Katil zanlısının zenginliği sayesinde kaçabilmesi çok dikkat çekiyor. Toplumumuzda bu cinayetten önce de o sınıf kavgası zaten var. Zengin olduğu için yakalanmıyorsa, cinayetin bile örtbas edileceği noktasında bir isyan duygusunu yaşadı insanlar. Fakir fakiri ya da zengin zengini öldürseydi o kadar tepki çekmezdi.
Aykol: Ama bu yanlış bir algı bence. Öbür taraf zengin olabilir ama kız da o kadar fakir değil. Mesele vahşette. Türkiye’de son yıllarda bu kadar vahşi bir cinayet görmedim ben. Diri diri bir kız kesiliyor, bu çok acayip bir şey; fakir zengin edebiyatının çok ötesinde.
Müstecaplıoğlu: İnsanların toplumsal algısını konuşursak, gösterilen esas tepki Cem’in yakalanamamasına. Zanlı yakalanırsa toplumun büyük bölümü rahatlayacak. Zaten insanlarda kolay çözümlere giderek rahatlama hissi hep mevcuttur. Örneğin bir cinayet işlendiyse ve üç gün sonra bunun kan davası olduğu ortaya çıkarsa insanlar “hah tamam kan davasıymış” diye kafasında bir yere oturtur. Rahatlar. Katil gerçekten satanist çıksaydı yine böyle aylarca konuşulmazdı. Bakıyorsunuz MSN kayıtlarına, çok samimi aşk duyguları içeren mesajlar vardı. Gazeteler “onu tehdit etti” gibi şeyler yazdı. Ama bir taraftan da benim kız arkadaşıma yazdığımdan çok farklı şeyler yazmıyordu o kayıtlarda.

– Cinayetin bütün aşamaları -bildiğimiz kadarıyla- çok vahşi. Ancak Cem Garipoğlu için Facebook’ta gruplar açılıyor, ondan çok hoşlandığını iddia eden kızlar var. Bu nasıl bir algı sizce?
Okyay: Ted Bundy’nin (1974-1978 seneleri arasında ABD’de 30′dan fazla kadını öldürdüğünü itiraf eden seri katil) bile hayranları vardı. Olabilecek en vahşi katilleri bile romantize eden insanlar çıkar. Kadınlar, eğer erkek yakışıklı, genç ve zenginse, onun özellikle anlaşılmadığını, kendisiyle olsa böyle şeyler yapmayacağını, kendilerinin onu adam edebileceğini düşünmeye yatkındır.
Aykol: Şöhret olması yeterli bence.

– Çok hastalıklı bir durum değil mi?
Aykol: Karındeşen Jack’in de hayranı çoktu. O bir de zanlı tabii. Hiçbir şey belli değil.
Okyay: Ama başka zanlı olmadığı için favori zanlı. İngiltere’de, Moskova’da olduğunu söylediler. Bir sürü iddia ortaya atıldı. Şu kadar aydır bilmem ne kadar sterlinlik bir dairede kalıyor dendi. Zenginliğin altını çizen birtakım iddialar ortaya atıldı. O zaman ilgi hep ayakta kalıyor. Yani başka türlü de ayakta kalıyor, hayranlar da çıkıyor ortaya.

– “Paranız varsa her şey yapabilirsiniz” alt metni mi cazip geliyor bu insanlara?
Okyay: Zenginsen, kesip biçsen bile yırtabilirsin diye düşünülüyor olabilir.
Aykol: Aslında zenginlikten çok polisin ihmali üzerinde duruldu. Ama ne kadar doğru bu, o da belli değil.
Okyay: Ee, hâlâ yakalanamadı çocuk.
Aykol: Kaçmış, yani polisin ihmali olması da şart değil ki. Biraz fazla körükleniyor gibi geliyor bana.
Okyay: Uluslararası işbirliği diye bir şey var. ‘Çıktı bizden tamam ne hali varsa görsün, İngilizler düşünsün’ diyecek halleri de yok değil mi?
Aykol: Interpol arıyor zaten, bundan sonra ne yapılabilir ki?
Müstecaplıoğlu: Öyle bir polis teşkilatımız var ki, bakanlardan devlet adamlarına kadar her şeyi dinleyebiliyor. O zaman Cem neden yakalanmadı diye dönüp soruyor bunu bilen insanlar da.
Aykol: Toplumun hakkaniyet duygusu o kadar zedelendi ki son yıllarda, şu son davalarda mesela, birileri gözaltına alınıyor, sonra bırakılıyor.
Okyay: Sadece cinai olaylarda da değil genel işleyişteki hakkaniyet duygusu bozuldu. Hiçbir şeyin raconu kalmadı açıkçası.
Aykol: Kimse adalete, polise, jandarmaya güvenmiyor artık. Aslında polis de müneccim değil ki, arabanın içinde onun olduğunu bilsin, önünden geçiyor gidiyor. Ama herkes infial içinde, sanki ille de polisin ihmali varmış, herkese kesin para yedirilmiştir diye bir izlenim yaratılıyor. Sorun aslında başka yerde diye düşünüyorum, yapılan diğer soruşturmalarda, medyaya yansıyan diğer şeylerde.
Müstecaplıoğlu: Benim oğlum bir kızı öldürse, ben ona sahte bir kimlik çıkartamam, yurtdışına gönderemem, yıllarca dışarıda kalmasını sağlayamam. Bunu yaptı demiyorum da, algı böyle olduğu için insanlar buna tepki gösteriyor.
Aykol: Şuradan bir motora binersin, Yunan adasına geçersin, o kadar zor değil.
Müstecaplıoğlu: O kadar insan yakalanırken, parasal bir destek olmadan zor. Interpol’ün aradığı bir adamın bu kadar süre yakalanmaması normal değil.

– Siz Türkiye’deki cinayetlerin geneline baktığınızda ne görüyorsunuz? Bu cinayet planlı göründüğü için mi aradan sıyrılıyor?
Okyay: Bizdekiler genellikle anlık bir öfkeden kaynaklanan cinayetler. Öfke cinayeti hepsi, ister kurgulansın ister kurgulanmasın. Serinkanlılıkla tasarlanmış cinayet yok. Polis bunların çoğunluğunu aydınlatıyor. Çözülebilmesinin en büyük nedeni, cinayetlerin kurgu olmaması, çok fazla ipucunun bırakılması. Sonuçta basit cinayetler. DNA’ydı filan tespit edilince de polis eliyle koymuş gibi buluyor.
Müstecaplıoğlu: Cep telefonuyla da takip edilebiliyor zaten herkes. Halkın abartısı değil bu, medyanın cinayeti fetiş haline getirmesi var ortada.

– Adli tıptan bir sürü bilginin kamuoyuna yansımasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Müstecaplıoğlu: Amerikan medyasında görüyoruz bu tür şeyleri. İnsanların MSN kayıtlarını, özel hayatını gazetede okumanın ne alakası var duruşmayla. Bunu gazete okurunun bilmesi, canım mı diyormuş şekerim mi diyormuş, ne kadar önemli. Orada öldürülmüş bir insandan, devam eden bir davadan bahsediyoruz. İnsanlar niye biliyor bunu, ben niye biliyorum bunu yani?
Aykol: Ama bu engellenemez, ben hukukçu olduğum için biliyorum. Ölmüş birinin mahremiyeti söz konusu olamaz. Çünkü bu bir cinayet ve suçlunun yakalanması için ölen kişinin mahremiyeti gözetilmez. Polis bu şekilde, halkın bilgisine de başvurarak ayrıca delil toplayabilir.
Okyay: Ama senin dediğin şu; olayı duysunlar, gelişmeleri bilmesinler. Sadece olay duyulmuyor, en ince ayrıntısına kadar her şey deşifre ediliyor. O zaman bu da mesela katillerin işine yarıyor.
Aykol: Neden?
Okyay: Nerede ne kadar iz bıraktığını biliyor, önlemini alıyor.
Aykol: Polis zaten onun gerektiği kadarını medyaya açıklar.
Okyay: Ama sonuçta medyada bunu kurcalıyor tamamını çıkartabilmek için.

– Gerektiği kadar diye bir sınır olabilir mi?
Aykol: Cem Garipoğlu’nun gazetelerde fotoğrafının yayınlanması polisin işine gelir. Ben sokakta gördüğümde tanırım, polisi ararım.
Müstecaplıoğlu: Cinayetin detaylarını açıklamak ayrı bir şey, cinayetle hiçbir ilgisi olmayan o insanlarla ilgili medyatik şeyler açıklamak ayrı. Pornografik bir hale geliyor. Adam Rusya’da görülmüş, bu yazılsın. Cem Garipoğlu aranıyor diye gazetenin köşesine resmini koysun. Ama bana ne cinsel hayatlarından.

– Size göre bu davada konuşulmayan ne var?
Aykol: Bu kadar uzmanlık alanı olan bir konuda herkesin fikir söylemesi, sanki adalet sisteminde gerçekten bir arıza varmış gibi gösterilmesi insanları infiale sürüklüyor.

– Yok mu sizce adalet sisteminde bir arıza?
Aykol: Bence büyük bir arıza yok.
Okyay: Bu olay özelinde?
Aykol: Bu olayın özelinde de yok bence. Cem Garipoğlu polis oradayken önünden arabayla geçiyor. Evet, önünden geçmiş ama o anda o adam zanlı bile değil, daha ceset bulunmamış, sonra da yurtdışına kaçıyor zaten.

– Sizce yurt dışına mı gitti?
Aykol: Bence kesinlikle öyle. Medyada yazıldığı gibi Rusya’ya gitmiş olması çok muhtemel geliyor.

– Ancak ceset bulunduktan sonraki aşama o.
Aykol: Zanlı değil o anda, ne olduğu belli değil, daha otopsi yok. Arabanın içinde olduğu bilinemezdi.
Okyay: Bence cinayet mahalline çok yakın bir yerde bir arabayı da aramadan bırakmazsın.
Müstecaplıoğlu: Her gün bir sürü cinayet işleniyor. Bazen yanlış kişiler de yakalanıyor bazen yakalanamıyor. Bu kadar uzun süre yakalanamaması daha da ilginç.

– Bu kadar uzun süre yakalanamaması polisin imajını da zedeliyor bir yandan. Başbakan bile bizzat söz verdi, ‘ben ilgileniyorum bu konuyla’ diye.
Okyay: Bence onlar da mesleksel sözler.
Aykol: Başka ne yapabilir ki zaten?
Okyay: Meselenin bu kadar patlayacağı kimin aklına gelir?

– Bu cinayetten hareketle siz olsaydınız nasıl bir roman yazardınız?
Aykol: Cem Garipoğlu’yla sevgili yapardım benim Kati Hirschel karakterini. Şu haliyle bakıldığında evet Münnever cinayetinde acı var ama çekici bir tarafı yok. Panama Terzisi gibi başka bir ülkeye gönderir ve normal bir hayat yaşamasını sağlardım. Şaşırtıcı olması için finalinde Cem’in masum olduğunu yazardım.
Okyay: Ben olsam Cem’i doğrudan Meksika’ya yollar ve kaybolmasını sağlardım. Eskiden olsa orada onu kimse bulamaz ve ömrünün sonuna kadar rahat yaşardı. Şimdi teknoloji ilerledi ve o kadar hareket edemez.
Müstecaplıoğu: Ben olsam Cem’in masum olduğu ve kaçmak zorunda olduğu bir hikâye kurardım. Arka planda çok fazla entrikanın yaşandığı ve cinayetin Cem’in üzerine yıkıldığı bir roman olurdu. Roman boyunca Cem kendini aklamaya çalışırken diğer yandan hep kaçmaya devam ederdi.

Cinayet Bizi Çözmeden haberi 9 Ağustos 2009 tarihinde Newsweek Türkiye dergisinde yayınlanmıştır.

Exit mobile version