O, kadınlara sadece kıyafet satmadı, onlara yeni bir yaşam tarzı sundu. İşe bir şapka dükkanıyla başlayan Coco, bugün dünyanın en çok bilinen markalarından birine ismini vermeyi başardı: Chanel.
O, kadınlara sadece kıyafet satmadı, onlara yeni bir yaşam tarzı sundu. İşe bir şapka dükkanıyla başlayan Coco, bugün dünyanın en çok bilinen markalarından birine ismini vermeyi başardı: Chanel.
Geçtiğimiz çarşamba hafta içi her gün olduğu gibi 4. Levent’e gitmek üzere otobüsteyim. Yanıma bir polis memuru oturdu. Nedense toparlamak üzere bir atakta bulundum ki:
“Lütfen rahatsız olmayın” dedi.
Ama bu cümleyi söyleyiş tarzındaki babacanlık onun halkın arasından gelen bir polis memuru olduğunun ilk sinyalleriydi. Önümüzde oturan teyzeye, çekmeli selpak mendil kutularından uzattı ve aralarında şöyle bir diyalog geçti:
Polis: Alın bunu kullanın.
Teyze: Niye ki?
P: Ben polisim, alın kullanın.
T: Peki ne kadar bu?
P: Yok efendim, güle güle kullanın.
T: Allah razı olsun.
P: Sizden de razı olsun.
Bu diyalogu duymak için dinlediğim müziği biraz kısmıştım. Otobüsteki diyalogları kaçırmamaya özen gösteririm genelde. Dinlediğimi fark etmiş olacak ki, hafif bana doğru bakar gibi oldu polis. Ben de konuşmaları hiç duymamış gibi, camdan dışarıyı izlemeye devam ettim. Bana da o selpak kutusundan uzatacak diye ödüm kopuyordu.
Bu diyalogtan sonra polis memurunun potansiyeli konusunda beklentim arttı tabi. Sola -yani bana- doğru hafifçe eğilerek sağ cebindeki telefonunu çıkarmaya çalışırken de kibardı, “Çok afedersiniz”. Tabi ben yine hiç oralı olmuyor gibi duymuyordum ama duyuyordum. Telefonla konuşmaya başladı. Karşı taraf bir işi halledip halletmediğini soruyor olacaktı ki “Hallettim geliyorum” dedi. Yine karşı taraf kağıdın üzerinde yazanları soruyor olacaktı ki “Ne yapacaksın ne yazdığını, dur bekle de söyleyeyim” dedi yanımdaki polis memuru.
Bir şeyler söyledikten sonra -orayı tam anlayamadım- “Yahu niye kapatıyorsun sanki telefona para mı veriyorsun, ehiehiehiih” diyerek komikleşti bir anda. Yani aralarında bedava konuştuklarını da böylece anlamış olduk.
Yolumuz uzundu. Bakalım daha neler yaşayacaktık derken, durakta ineceğini belli eden bazı kıpırdanmalarda bulundu. İçten içe bana da bir hediye vermek istediğini anlıyordum. Koltuktan ayrılma hareketlerini sergilerken “Size iyi günleeer o zaman” dedi, ben de “Teşekkürleeer, size de iyi günleer” dedim. Benden cevabı alır almaz:
Polis: Öğrenci misiniz?
Ben: Evet. (Tabii o an işe gidiyordum ama bir yandan öğrencilik de var yalan değil)
Polis: O zaman size bir ajanda vereyim.
Ben: E peki o zaman.
Polis: Küçük kardeşiniz var mı?
Ben: Yok.
İlla bir şey daha verecek,
Polis: Hımm o zaman bu küçük takvimi de alın.
Ben: Tamam peki, teşekkürler.
Polis: Rica ederim, hadi iyi günleer.
Beni hediyelere boğacak diye durağı kaçıracaktı neredeyse polis memuru. Ama onun için önemi yoktu, o eşantiyonlar dağıtılmalıydı ve de insanlar mutlu olmalıydı. Bakın bana güne bir ajanda bir takvimle başladım daha ne isterim ki 🙂
Ana fotoğraf: Alejandro Alvarez / Unsplash
Yazmak hep başka, hep özel ama bazen nasıl yazdığım da önem kazanıyor. Mesela bu ara, tez konusu veya haber konusu düşünürken özellikle, kalem kağıt olmadan asla…
Çeşitli nedenlerle çocuğu olmayan ya da kariyer yapmak isteyen kadınlar, yumurtalarını dondurup yıllar sonra diledikleri zaman hamile kalabilecek.
Bugün bloguma beni getiren tek bir neden var, 12 Eylül ve Erdal Eren…
1971 yılında Adana Altın Koza Film Festivali’nde ödülleri toplayan Yılmaz Güney’in filmi “Ağıt”, aynı yıl Venedik Film Festivali’nde elemeyi geçerek ilk on film arasına girdi, ancak gösterilecek filmler arasında yer bulamadı. Erden Kıral’ın “Hakkari’de Bir Mevsim” filmi 1983’te festivalin yan bölümlerinde gösterilmek üzere kendisine yer bulsa da, asıl heyecan bir yıl sonra yaşandı. Yine Kıral’ın “Ayna” adlı filmi, 1984’te festivalde Altın Aslan ödülü için yarışan ilk Türk filmi oldu. Ardından 1987’de Ömer Kavur’un unutulmaz filmi “Anayurt Oteli”, FIBRESCI ödülünü aldı. 1991’de yine Ömer Kavur’un “Gizli Yüz”ü, Festival’in resmi yarışma bölümünde yer aldı.
Geçen yıl aynı anda üç temsille, belki de festivalde ilk kez Türk sinemasının sesi bu kadar gür çıktı. Semih Kaplanoğlu’nun Altın Aslan için yarışan “Süt” filmi dünya prömiyerini Venedik’te yaptı. İtalyan sinemasının Türk asıllı yönetmeni Ferzan Özpetek ise “Un Giorno Pefetto” (Mükemmel Bir Gün) ile yarışma filmleri arasındaydı. Kısa filmleriyle bilinen Selim Evci de ilk uzun metrajlı filmi “İki Çizgi” ile Venedik’te Eleştirmenlerin Haftası (Settiamana della Critica) bölümüne seçilerek büyük bir başarı gösterdi.
Venedik Film Festivali Direktörü Marco Müler, Doğu sinemasına ilgisiyle de bilinen bir festivalci. Geçen yıllarda kendi beğendiği bazı Türk filmlerini festival komitesine beğendiremediği için, bu yapımlara festivalde yer veremediklerini söylemişti. Sebep ne olursa olsun, bir görünüp bir kaybolduğumuz Venedik Film Festivali’nde bu yıl da yokuz. Almanya adına katılan Akın’ın Altın Aslan alması bir teselli olur muydu?
Türkiye’nin film festivalleri
Venedik Film Festivali’ne gitme durumunuz yoksa, ama tam film festivali havasındaysanız biraz dişinizi sıkın. Altın Portakal’a şurada ne kaldı?
Uluslararası Antalya Altın Portakal
– 10-17 Ekim 2009.
– Bu yıl 46.’sı gerçekleştirilecek.
– Yarışma dışı 20 bölüm yer alacak.
– Yeni Dalga 50 yaşında gibi yeni bölümler var.
– Geçen yıl 68 film yarıştı, 60’tan fazla gala yapıldı.
– Bilet fiyatları 1-5 TL
– Geçen yılki bütçesi 9 milyon TL
Uluslararası Adana Altın Koza
– Her yıl haziran ayında.
– Bu yıl 16.’sı gerçekleşti.
– Bu yıl 94 film yarıştı, 12 gala ve 8 söyleşi yapıldı.
– 395 seansta 212 film gösterildi, 66.920 kişi izledi
– Geçen yılki bütçesi3 milyon TL.
Uluslararası İstanbul Film Festivali
– Her yıl nisan ayında.
– Bu yıl 28.’si gerçekleşti.
– Bu yıl 54 film yarıştı, 10 gala yapıldı.
– 455 seansa, 162.000 izleyici geldi.
– 70 filmin gösterimi, yönetmen oyuncu ya da film ekibinin katılımıyla gerçekleştirildi.
– Bütçesi 2.6 milyon TL
Ankara Uluslararası Film Festivali
– Her yıl mart ayında.
– Bu yıl 20.si gerçekleşti.
– Bu yıl 75 film yarıştı.
– 115 seansa, 20 bin izleyici geldi.
– Bütçesi 300 bin TL
Adının anlamı hem aydın hem de ’aydınlatılmış’. Ama hikâyesi halen karanlıkta. Başka bir gözle çözülemeyen Münevver Karabulut cinayeti. DEVAMINI OKU
Bir zamanların tek eğlencesi yazlık sinemalar geri dönüyor. “Küçük Hanımefendi”, “Yeşil Köşkün Lambası”, “Kezban”, “Samanyolu”, “Şoför Nebahat”, “Kara Murat” ya da “Avare”, “Kara Şövalye”, “Çiçekçi Kız”… DEVAMINI OKU
Çevreye duyarlılık moda olma yolunda. Bu trendin Türkiye’deki temsilcisiyse Yusuf Kayı. Başarılı moda tasarımcısı, bulduğu her poşeti hatta kibrit kutusunu tasarımlarında değerlendiriyor. Kumaş ve çeşitli aksesuarlarla atık maddeleri öyle bir harmanlıyor ki, ortaya çıkan kıyafette gözden çıkardığınız bir objenin olması ihtimali sizin birdenbire çevreye duyarlı biri haline gelmenizi sağlayabiliyor. Kendine özgü tasarımlarında kumaşlarını da elleriyle boyayan Kayı’nın, atık malzemeler kullanmadan hazırladığı kıyafetler de var.
Sekiz yıldır moda tasarımcılığı yapan Kayı, farklı boyama teknikleri kullanarak değer kattığı niteliksiz kumaşlardan oluşturduğu tasarımlarıyla kişisel defilelerinin dışında birçok karma gösteride yer aldı. Yalnız bu defilelerin zamanı da kıyafetleri gibi sıradışı. Külkedisinin arabasının balkabağına, kıyafetlerinin de yırtık pırtık döküntülere dönüştüğü saatte podyumda boy gösteriyor, Kayı ile modelleri. 29 yaşındaki tasarımcı geri dönüşüm konseptli ilk defilesini geçen yılın sonunda Bilgi Üniversitesi Otto Santral’de gerçekleştirdi. Böylece atık maddelerle zenginleştirdiği koleksiyonunu ilk kez görücüye çıkarmış oldu.
Kayı’nın defilesinde kıyafetler kadar podyumda salınan insanlar da dikkate değer. Çünkü tasarımcı defilelerinde, çoğunlukla yaşam biçimi ve hayat görüşünü kendine yakın bulduğu, aslında hayatında podyuma ayak basmamış, bedenen ve ruhen hiç de manken olmayan insanlarla çalışıyor. Kayı bu tercihini şöyle açıklıyor: “Nihayetinde kıyafetler sadece modeller için değildir; tüm insanların kullandığı eşyalardır.” Bir giysiyi gün boyu (ya da geceler boyu artık size kalmış) kim giyecekse, podyumda da o taşıyor yani.
Kayı’nın, tasarımdan sonra dikim aşamasında da kendine özgü metotları var. Örneğin, kumaşı kesip dikmek yerine koparıp bağlamayı tercih ediyor. “Spontane işleri seviyorum” diyor Kayı “alışılagelmişin dışında teknikler kullanıp işlerime yaratıcılık katınca kendimi daha iyi hissediyorum.” Kumaşın ham halini koruyup bunu giysinin ruhuna yansıtmak onun için önemli. Bu nedenle kıyafetler defile sırasında bile “üretilmeye” devam edebiliyor. Örneğin podyumda salınan bir modelin üstündeki kendi tasarımı elbisenin askılarını koparıp başka türlü bağlayarak bir anda bambaşka bir şeye dönüştürebiliyor.
Kayı, atık bile olsa tasarımlarında gerçek kürk ve deri kullanmaktan kaçınıyor. Şu sıralar sonbahar aylarında yapmayı planladığı yeni defilesi için çalışan Kayı’nın tasarımları Cihangir’de Lazy ve Eco’da satılıyor. Ama elinizdeki pet şişelerden kendinize bir gelinlik yaptıracaksanız ona bir şekilde ulaşmanız mümkün. (yusuf.kayi@hotmail.com) Kim bilir belki gelecek yıl bu zamanlarda Geri Dönüşüm Haftası’na katılır.
![]() |
| Fotoğraf: Muhsin Akgün |
Girip beş dakikada çıkılamayacak bir yer Milk. Pixel art, pop art, graffiti gibi farklı sanat tarzlarını takipçileriyle buluşturmayı hedefleyen, kendisi de, fikirleri de taze bir üs. Kurucuları Elif Çevik ve Can Başyiğit anlattı…
Milk’in yaratıcılarını tanıyabilir miyiz?
Can Başyiğit: Ben Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nden 2007’de mezun oldum. Milk Gallery’yi Elif Çevik’le beraber kurguladık.
Elif Çevik: Ben de Bilgi Üniversitesi Reklamcılık Bölümü’nden mezunum. Mezun olduktan sonra planlamacı olarak TBWA’da ve sonra Propaganda diye lokal bir ajansta çalıştım. Oraya geçmemle Milk’i açacak zaman kazanmış olduk. Ben çalışmaya devam ediyorum ajansta. O yüzden bütün iş yükü Can’da.
Milk’i kurmaya nasıl karar verdiniz?
Elif Ç.: Benim senelerdir kurduğum bir hayaldi. Aslında internetten sürekli oyuncak siparişi vermekten ve sergileri gezememe gibi bir sıkıntıdan çıktı. Dedik ki neden Türkiye’de böyle bir şey yapılmıyor, açılan tüm galeriler aynı tarzda. Çok daha önce birileri bunu yapmış olmalıydı diye düşünüyorum. Ama bize kısmet oldu.
Açılışınızı Alman pixel art sanatçısı eBoy’la yaptınız. Nasıl geçti ilk sergi?
Elif Ç.: Başlangıcımız çok iyi oldu. eBoy bizim jenerasyonun takip ettiği, ilgilendiği Alman bir kolektif. Pixel art’ın ustası olarak biliniyorlar. Bizim açılışımız için de iyi oldu, beklediğimizin üstünde bir katılım gerçekleşti. Kendi imkânlarımızla açtığımız ve bir sponsor desteğimiz olmadığı için eBoy iletişimimizi de yapmamıza yardımcı oldu.
Can B.: Aslında çok iyi bir stratejik hareket oldu eBoy’la açıyor olmak. Çünkü pixel art’ın da bu kadar yaygınlaştığı, hatta eskimeye başladığı bir dönemde bu serginin gelmesi gerekiyordu Türkiye’ye. Hedef kitle olarak belirlenen 35-50 yaş ve snob galericilik anlayışının birazcık daha dışına çıkmaktı derdimiz.
Türkiye’de sokak sanatı kavramı pek bilinmiyor. Sizin için zor değil mi?
Elif Ç.: Evet, bir de graffitinin çok da sanat gibi kabul edilen bir duruşu yok. Daha varoş sanatı gibi tabir ediliyor, o şekilde var sayılıyor ki hiç ilgisi yok. O yüzden daha fazla mücadele gerekiyor tanıtmak ve kabul ettirebilmek için.
Can B.: Bir şekilde bunları beslemek ve satın alınım değerlerinin olduğunun bilinmesi gerekiyor. Aslında güncel sanattan daha güncel bir şey olduğunu, sokaklarda böyle bir şeyin var olduğunu fark etmek lazım. Çünkü insanların duvarları kırıp işleri eve götürmeye çalıştığı bir dönemde yaşıyoruz.
Türk sanatçıları bu anlamda nasıl görüyorsunuz? Yıllık programınızda ağırlıklı olarak yabancılar var.
Elif Ç: Bu seneki programda sadece iki Türk sanatçı vardı; biri Ayşe Küçük, diğeri Engin Öztekin’di. Fakat daha sonra, açıldığımız ay Rojo’dan bize bir teklif geldi. Rojo Magazine dünyaca ünlü bir dergi ve belirli bir network’ü var. O network’ün içerisinde 24 tane sanat galerisi var ve her biri farklı ülkede. İstanbul’dan da bizi seçtiler. Çünkü onların tarzına en yakın sonuçta biziz. Bununla birlikte onlarla ortak bir proje gerçekleştiriyoruz. Temmuz ayına özel altı Türk sanatçı da biz ayarladık. Hepsi işleri çok iyi olan sanatçılar. Bazıları bilinen, çevresi olan, bazıları daha tanınmayan, isim yapmamış, yeni sanatçılar.
O isimler belli mi?
Can B.: Evet. Bora Başkan, Merve Morkoç, Çağrı Küçüksayraç, Ufuk Atan, Gökhan Okur, Ayşe Küçük temmuzda ‘Stories’ isimli projede yer alacaklar.
Hepsi graffiti sanatçısı mı?
Elif Ç.: Değiller. Çoğu illüstratör. Gökhan aslında motion grafik, yani video tabanlı aslında ama çok iyi işleri var. Kriterimiz daha özgün olan kişileri seçmekti.
Özellikle graffiti sanatçıları açısından da yoksun bir halde miyiz?
Elif Ç.: Evet, çünkü mesela çok bilinen, isim yapmış insanlar var. Onlar da sonuçta zorlanıyorlardı. Bir sergi açtıkları zaman çok satışları olmuyordu, sergilerde çok fazla yer alamıyorlardı. Yavaş yavaş galeriler de ilgilenmeye başladı. Bizim de açılmamızla bu daha da yaygınlaşmaya başlayacak.
Bir de dükkân var. Burada da çok ilginç tasarım ürünleri bulunuyor. Onlar hangi ülkelerden geliyor?
Can B.: Topuklu ayakkabılar Elif’in fikriydi bir kadın olarak.
Elif Ç.: Bu ayakkabıları çıktığından beri takip ediyorum. NDeur diye bir Fransız sanatçı yapıyor, çok da beğeniyordum işlerini. İnternetten bakıyorsunuz, 280 dolar, üstüne yol parası; bireysel olarak almak mümkün değil. İçinizde ukde kalıyor. Madem böyle bir iş yapıyoruz, ayakkabıları da getirelim, sevenleri varsa gelip buradan alsın dedik. Dükkân kısmını daha geliştireceğiz. Planladığımız noktaya gelebilmek için maddi anlamda da desteğe ihtiyacımız var.
Can B.: Genelde Türkiye’de bulunamayacak, ofiste masa üstünde isteyebileceğimiz, gıptayla bakılan ürünleri getirmek istiyoruz. Onların dışında Jeremyville’den tişörtler var. Onlar da çok ilgi görüyor. Sezen Uygur’un ‘Yumuşak Şeyler’ isimli oyuncakları var. İnsanların himo hamuruyla neler yapılabileceğini görmesine olanak sağladık. Beş dakika bakıp çıkacağınız ya da öyle elektriği olan bir yer olmasın istedik. İnsanların bir şeye 15-20 dakika bakabilmesini istedik.
Şahkulu Mah. Galip Dede Cad.
Balkon Çıkmazı 8/A Tünel-Beyoğlu
www.whatismilk.com
Bu sıra taze taze
Milk Gallery’de 31 Mayıs’a kadar görebileceğiniz sergi Matei Apostolescu’ya ait. Apostolescu, Romanya’nın en iyi dijital sanatçılarından kabul ediliyor. İllüstrasyonlarıyla birçok uluslararası yarışmada birinci olmuş, birçok dergide, koleksiyonda ve albümde yer almış. İşlerinden bazıları ‘Illustrative Berlin 07’ sergisinde David Foldvari ve Büro Destruct’ta yer almış. Aynı zamanda bu yazın merakla beklenen, dünyanın en iyi illüstratörlerinin yer aldığı ‘Illustration Now’ kitabı için Taschen tarafından seçilen sanatçılardan.

